OSMANCIK
ROMANIN ADI: Osmancık
YAZARI: Tarık BUĞRA
SAYFA ADEDİ: 350
BASIM YERİ - YILI: İstanbul - 2004
YAYINEVİ ADI: Ötüken Kitabevi
YAZARLA İLGİLİ KISA BİLGİ:
Tarık Buğra (Akşehir 1918 – İstanbul 26 Şubat 1994). İlk ve orta tahsilini Akşehir’de tamamladı. Konya lisesini bitirdi. Çeşitli aralıklarla İstanbul Üniversitesi Tıp, Hukuk ve Edebiyat Fakültelerinde ikişer üçer yıl okuyup sonra vazgeçti. Akşehir’de çıkardığı Nasrettin Hoca gazetesi ile gazeteciliğe başladı. İstanbul’a gelince Milliyet, Yeni İstanbul, Haber ve Tercüman gazetelerinde fıkralar yazdı, sanat sayfaları düzenledi, Haftalık Yol dergisini çıkardı. “Oğlumuz” hikayesi ile Cumhuriyet gazetesinin hikaye yarışmasında ikincilik kazandı. Çınaraltı dergisinde hikayeler yayınladı. Sonra roman yazmaya başladı. Sanat eseri için her türlü basmakalıbı reddeden, hür ve bağımsız bir sanat anlayışını benimsedi. Güzel Türkçesi, derin tipleri, şiirli üslubuyla Türk tiyatro ve roman yazarlarının başında yer aldı.
ROMANIN ÖZETİ:
Osman Gazi Hân, ölüm döşeğinde; Allah’tan mehil istiyor, Bursa’nın fetih müjdesini alabilmek için. O, tâ bahardan badem ağaçlarının çiçeğe durduğu günden seçmiştir ölümü: “Oğul, ben öldüğüm vakit, beni Bursa’da şu gümüşlü kubbenin altına koy!” Osman gazi’nin, oğlu Orhan Beğ’ e vasiyetidir bu.
Bu, O’nun soy sop ülküsü yaptığı rüyasının gerçekleşmesi demektir. Ancak, o zaman gülümseyerek “hoş geldin, hoşnutluk getirdin” diyebilecektir ölüme.
Son göçe, tek başına çıkılan yolculuğa hazırlanan Osman Gazi Hân, şimdi, hayatı boyunca dinlediklerini, gördüklerini, deliliklerini, durulup arınışını, büyük yörüngeye oturuşunu; yerleri, halleri, kişileri ve büyük ülküsünün adım adım gerçekleşmesini hatırlamamaktadır. O, şimdi Uludağ’dan da büyük bir hatıralar dağıdır:
Osmancık’ın çocukluğu, herhangi bir çocukluktan farksızdır. Gençliği de öyle… Ele avuca sığmaz; nerede çalgı, orada kalgı günleri. Gücünün, kuvvetinin sahibi değildir; aksine gücü kuvveti, onun sahibidir. Kılıçta ve yayda üstünleştikçe değil meydan okumaya, bir yan bakışa bile katlanamaz olur. Gururu için yaşamaktadır.
Babası Ertuğrul Beğ, bir müddet Osmancık’ı takip eder, öğütler verir. Fakat sonradan onu kendi haline bırakır. Öteki oğlu Gündüz Beğ’ e önem vermeğe başlar. Osmancık, ağasını kıskanacak yerde rahatlamış ve mutlu olmuştur. Azâd edilmiş sayar kendini ve keyfince yaşamaya başlar. Tâ ki Şeyh Ede Balı ile tanışıncaya kadar.
Domaniç temmuzlarından birinde, Sivrikaya’ da Osmancık, Ede Balı ile karşılaşır. Gökte ay ve yıldızlar… Osmancık, yıldızlara bakarak “dünya ne kadar büyük!” diyor. Osmancık’ı gizliden gizliye takip eden Ede Balı: Dünya’yı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüz oğul! Hırsımız, sabırsızlığımız, bencilliğimiz. Önce bu yüzden küçülüyor sonra da Dünya’yı çok büyük görüyoruz, der ve ilave eder: dünya bir ömür için, bir TEK İNSAN için büyüktür. Bir soy için değil; bir soyun benimseyeceği, bir soya benimsetilecek bir amaç, bir inanç, bir ülkü için değil!
Osmancık’ın kafası ve ruhu altüst olmuştur. Öfkelenir, Ede Balı’ ya saygıda kusur eder. Ertuğrul Gazi, oğluna “Ede Balı’ ya sakın karşı gelme; bana karşı gel, ona gelme. Ede Balı soyumuzun ışığıdır” diye tembih eder.
Osmancık, Ede Balı’nın tekkesine gittiği bir gün Malhun Hâtun’u görür ve ona âşık olur. Töresince istetir. Ede Balı kızını vermez: Halleri müsavi değil, diye…
Bundan sonra Osmancık için değişim ve arayış dönemi başlar.
Yine tekkeye misafir olduğu bir gün, rüyasında Ede Balı’nın göğsünden çıkan bir ayın kendi göğsüne girdiğini, sonra bir çınar ağacı şeklinde dünyaya dal budak saldığını görür. Dört yana rahmet ve nur yağdıran bir çınar ağacıdır. Rüyanın tabirine göre, bu ay Malhun Hâtun, bu çınar ağacı ise Osmancık’ın kuracağı devlettir.
Osmancık artık değişmektedir. Kılıcını, yayını, topuzunu kendisi için değil, soyu sopu için, soyunun amacı için kullanmaktadır. Sonunda Ede Balı kızını Osmancık’a verir. Sade bir törenle evlenirler. Osmancık, artık yaşlanmış ola babası Ertuğrul Gazi’nin yerine beğ seçilir.
Osman Beğ, ilk iş olarak civardaki Türk boylarını birleştirir. Kendi buyruğunda ve hepsinin rızalarını alarak… Domaniç ve civarı dar gelmeye başlamıştır. Her gün yeni topraklar alınır, kaleler düşürülür yeni gelenler, tâ Orta Asya’dan ve daha yakın yerlerden gelenler, bu topraklara yerleştirilir. Savaş, akın, ganimetin paylaşılması, yerleşme biçimi, doğumlar, evlenmeler, dostluk ve düşmanlıklar her şey bir düzene bağlanmıştır. Herkes nefsini ve bencilliğini yok etmiştir; başkalarını, soylarının geleceğini düşünmektedirler.
Pazar yerlerinin emniyeti sağlanmıştır. Yöredeki herkes ( Rumlar dahil; Osman Beğ’ e tâbi olan herkes ) hayatından, ırzından, malından emindir.
Bu günlerde Osman Beğ’ in anası Cankız, ardından da 90 yaşındaki Ertuğrul Gazi vefat ederler. Orhan dünyaya gelir.
Bütün bu olup bitenler sırasında Osman Beğ’ in önemli meselelerinden birisi amcası Dündar Beğ’ dir. Dündar Beğ, ağabeyi Ertuğrul Gazi’den sonra beğliğin kendisinin hakkı olduğunu düşünüyor, Osman Beğ’ i kıskanıyor ve bozgunculuk ediyordu. Osman Beğ, saygısını bir an bile ihmal etmeden, amcasını uyarıyordu. Hatta bir gün Dündar Beğ’ e:
Elin öperim amuca, dizin öperim amuca. De ki davarın güdeyim, odunun kırayım amuca. Amma ko ki beğliğime eller taş atsın ki beğliğimi korumam zor olmasın. Ben bunda akıl isterim, rey isterim, ışık isterim.Yanılırsam doğruyu isterim. Ben bunda takaza istemem, dokunç istemem, kakınç istemem demiştir. Dündar Beğ aldırmaz, bildiğince devam eder. Düşman üstüne ılgar eden savaşçıları geri çağırır. Osman Beğ, bir yay darbesiyle amcası Dündar Beğ’ i düşürür.
Osman Beğ’ in ikinci oğlu Alaeddin dünyaya gelir. Mihail Kosses Müslüman olur. Töreye bağlılık şuuru, zayıfa yardım fazileti, din uğrunda göz kırpmadan ölüme gitme heyecanı Mihail’ i Abdullah yapmıştır.
İnegöl, Yarhisar, Aydos, Bilecik, İznik kaleleri alınır.
Zaman, geçip gitmektedir; Osman Beğ’ e rağmen… Alaeddin bile at bitmektedir artık. Orhan Beğ, Yarhisar tekfürünün kızı Holofira ile evlenir. Holofira’nın rızası, arzusu, isteği ve aşkı ile… Osman Beğ, gelininin adını Nilüfer olarak değiştirir. Müslüman olan Nilüfer, Osman Beğ’ e torunlar, Orhan Beğ’ e oğullar verecektir; Murad’ ı verecektir…
Selçuklu Sultanı, bir fermanla Osman Beğ’ in hanlığını tebasına duyurur. Artık Cuma namazlarında hutbe Osman Han adına okunmaktadır.
Şeyh Ede Balı rahmet-i rahmân’a kavuşur.
Orhan yavaş yavaş pişmekte, olgunlaşmaktadır. Hem gazada hem yönetimde. Osman Gazi Hân’ın etrafı boşalıyor. Baba dostları, yola beraber çıktığı yoldaşları birer birer âhirete intikal ediyorlar. Malhun Hâtun da vefat ediyor.
Osman Gazi Hân, hasta yatağında, iki aydır yatmaktadır. Kulakları nal seslerinde, Bursa’nın fetih müjdesini bekliyor. Derken ,müjdelerin hası, nal sesleri… Sungur dışarı fırlıyor ve göz açıp kapayıncaya kadar da geri dönüyor. Nefes nefesedir: Gözün aydın Hânım! Bursa bizimdir!
Osmancık, Osman Beğ, Osman gazi Hân; babası Ertuğrul Gazi’ye, şeyhi ve kayınpederi Ede Balı’ ya, kendinden önce giden baba dostlarına, yoldaşlarına ve Zümrüdü Ankası Malhun Hâtun’a mülâki olmak için gözlerini yumuyor. Mesut ve huzurlu…
ÂLAMLERİMİZDEN SEFER EYLER OSMAN GAZİ HÂN; BİR GARİP YOLCU GİBİ…
TAHLİL
ROMAN KİŞİLERİ:
Osman Beğ: Osmanlı Devleti’nin kurucusu. Bileği ve yüreği kuvvetli, âdil, nefsini yenmiş; kendini, soyuna ve soyunun ülküsüne adamış; dindar, neyzen, cömert, ahlaklı, dünya malına kayıtsız, yoksul, ataya ve anaya son derce saygılı, eşi bulunmaz baba;vefalı, muhabbetli, karısına deliler gibi aşık bir koca… Osmancık, Osman Beğ, Osman Gazi Hân Uludağ’dan da büyük bir hatıralar dağı… Ve Hâdis-i Şerif’in sıfatlandırdığı gibi: Tam bir garip yolcu.
Şeyh Ede Balı: Osmancık’ın kayınpederi. Devletin mimarı. Allah aşkı ve Kur’an adaletini temsil eden büyük mürebbi.
Malhun Hâtun: Ede Balı’nın kızı, Osman Beğ’ in hanımı, Zümrüdü Ankası… Güzelliği, hanımlığı, anneliği ile bir timsal.
Orhan Beğ: Osman Gazi Hân’ın büyük oğlu. Babası ve dedesi Ede Balı’nın manevi mirasçısı. Bursa fatihi.
Nilüfer: Asıl adı Holofira. Osman Gazi’nin “Nilüferleri pek andırır” dediği bir Rum kızı. Orhan Beğ’ in hanımı. Aşkı ve İslamı seçmiş ve buna layık olmuş bir güzeller güzeli.
Ertuğrul Beğ: Osman Gazi Hân’ın babası. Osman’ı yetiştiren adam. Orta Asya’yı, Söğüd’ e şahsında ve şahsiyetinde taşıyan insan.
Ve diğerleri;
Cankız (Osman Gazi’nin annesi), Dündar Beğ (Osman Gazi’nin amcası), Mihail Koses (sonradan Müslüman ve Abdullah olan bir Rum),Osman Gazi ve Ertuğrul Beğ’ in silah ve gönül dostları; Sungur, Akça Koca, Gazi Rahman, Derviş Uruz, Şeyh Mahmud, Ak Temür…
ROMAN MEKANI:
Romanın büyük bölümü Osmancık’ın çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği Söğüt’te ve Domaniç’te geçmektedir.Buraları aynı zamanda beğliğin ilk merkezidir. Beğliğin büyümesi ve buna bağlı olarak beğliğin merkezinin değişmesi ile romanda mekan sürekli değişmektedir.
ROMAN ZAMANI:
Romanda olay süresi Osman Beğ’ in yaşamı boyunca geçen süreyi kapsamaktadır. Romanda Osman Beğ’ in doğumu ve ölümü ilgili tam bir bilgi olmadığından geçen süre bilinmemektedir.
ROMANDA OLAY:
Roman, Osman Beğ’ in yaşadıklarını, gördüklerini anlatmaktadır. Dünyaya sımsıkı bağlı olan bir insanın dünyada garip bir yolcu haline gelmesini anlatmaktadır. Cîhan devletini kuran irâde, şuûr ve karakteri anlatmaktadır.
ROMANDA ÜSLÛP:
Yazar romanda çok sade bir dil kullanmış, anlaşılmayan kelimelerden kaçınmıştır. Romanda yöresel ağzı bozmaması kullanılan sade dili bozmamış aksine romana akıcılık kazandırmaktadır. Ayrıca Şeyh Ede Balı gibi büyük bir şeyhin o insanı alıp başka dünyalara götüren sözleri insanı kitaba iyice bağlamaktadır.
ROMANIN ANAFİKRİNİN TESPİTİ:
Yazar, tarih boyunca görülmemiş bir devleti yani Osmanlı gibi bir cihan devletini kuran irâdeyi, bu irâdenin yaşadıklarını ve bu irâdeyi yetiştiren insanları anlatmıştır.
HİLÂL GÖRÜNÜNCE
“― Mezarlıkta aru güller yetişir. Bunu bilir miydin? Bu gül şafak rengindedir. Sevdalı bir han kızı gibidir. Budamaya kıyamam. Han kızının yüreğini kesip atmış gibi olurum.
Giray, Samuel’in öfkeli haykırışını yeniden işitti. “Git de kavukları kırılmış mezar taşlarına bir bak!”
Gözlerini kavuksuz mezar taşlarının üzerinde dolaştırdı. İhtiyar, onun aklından geçenleri anlamış gibi,
― Başsız kalan Kırım’a başsız mezarlar… dedi.”
(Hilal Görününce, Sevinç Çokum, Ötüken Neşriyat, Syf. 62)
Yukarıda okumuş olduğunuz parça edebiyatımızın milli desenlerinde renk edinmiş olan Sevinç Çokum’un Hilal Görününce adlı romanına ait. Eserin ilk üç baskısı Cönk Yayınlarından çıkmış. 1993’ten bu yana ise Ötüken Neşriyat tarafından basılmakta. Bir roman niteliğinde olan bu eser 430 sayfa. Sayfa sayısı gözünüzü korkutmasın, birkaç oturuşta zevkle bitireceğinizi düşünüyorum.
Nar gibi kırmızıya yakın bir kapağa sahip olan kitabın dışını tarif ettikten sonra şimdi asıl önemli olan kısma, yani içeriğine geçelim. Eserde 1853-1856 tarihleri arasında
yaşanan Kırım Harbi sırasında Kırımlı Nizam Dede’nin vatanına tutunma çabası işleniyor.
Kitaba isim teşkil eden “Hilal Görününce”nin ne anlama geldiğini belirtecek olursak: Eğer bir devlete karşı savaş açma düşüncesi varsa bunun için bir işaret hilalin görünmesi. Hilal görününce düşmana karşı harekete geçilir. Hilalin görünmesi bütün Türk Devletleri için aynı anlamı taşıyor mu bilmiyorum ama eserde bu anlamda kullanılmış. O’nun izniyle, O’nun ismiyle başlanılan her işin hayırla sonuçlanacağının bilincinde olan şanlı ceddimiz belki de bunu O’nun izninin gökteki tecellisi olarak görüyorlardı. Ama bu konuda bir bilgiye sahip değilim, tamamen kendi yorumum.
Eserde en çok dikkat çeken isimler Nizam Dede, oğlu Giray ve yeğeni Arslan Bey. Yazar romanında canlandırdığı öne çıkan kişilerin isimlerini özellikle seçmiş. Eseri okudukça muhayyilenizde canlanan kişileri düşündüğünüzde “adı üstünde, tabi öyle olacak” hissine kapılıyorsunuz. Mesela; Nizam Dede nizamı, düzeni seven ve daha önemlisi Kırım’da birliği, düzeni sağlamaya çalışan biri. Giray eserin sonlarına doğru her ne kadar yiğitliğiyle ölüyorsa da genel karakter yapısı itibarıyla ilme önem veren, sakin bir duruş sergiliyor. Arslan Bey ise yine adından anlaşılacağı gibi heybetli, mağrur, yiğit bir Türk görüntüsüyle çıkıyor karşımıza.
Romanda Nizam Dede ve çevresindekilerin verdiği mücadelede karşı güç olan Ruslar Gregoroviç karakterinde canlandırılmış. Gregoroviç kibirli, zengin, zevk ü sefaya düşkün bir insan. Bahçesaray, Akmescit yörelerindeki insanlara eziyet ediyor. Arkasına aldığı Rus desteğiyle ve zenginliğiyle rahat ve zalim tavırlar sergiliyor.
Hilal Görününce’de özenle seçilen isimlerin yanında at unsuru da dikkat çekiyor. Türk milletinin ata olan bağlılığına romanın bazı yerlerinde vurgu yapılıyor. Zaten roman Nizam Dede’nin birinden at satın almasıyla başlıyor. Atın ismi Dilara. Dilara destanlardan fırlamışçasına güzel bir at. Attaki tek kusur ise bacağındaki siyahlık. Nasıl kusur diyecek olursanız; inanışa göre bu siyahlık uğursuzluk sayılıyor, atın ve üzerindeki kişinin öleceğine işaret. Ama at ilk alındığında o kadar da fazla önemsenmiyor bu siyahlık. Ta ki bu inanışın gerçekleştiğini gördüklerinde anlıyorlar. Ama kimin nasıl öldüğünü şimdi söylemeyeyim, merak unsurunu çiğnemiş olmak istemem. Yazar bu romanda merak duygusunu iyi kamçılamış, merak ve şaşkınlığı bir arada yaşıyor insan.
“At sahibine göre kişner” hesabı, romandaki kişilerin karakterlerinin atlarına da yansıdığını görüyoruz. Mesela zengin bir Rus olan İgor Gregoroviç’in kibiri, insanlara üstten bakışı atına da yansıyor. Atının kibirli duruşuna vurgu yapılıyor.
Romanın bir çok yerinde Nizam Dede’nin bilge kişiliği öne çıkıyor. O konuştu mu herkes susup onu dinliyor. Herkes tarafından dinlenilmesinin sebebi yaşça ileri olması ve hayat tecrübesi. Ama tabiri caizse romanda sadece “eren”lik vasfıyla değil, aynı zamanda “alp”lik ruhuyla da karşılaşıyoruz. O hem insanlara yol gösteren bir bilge, hem de zalime karşı eli hançerinde olan bir yiğit.
Eserde dikkat çeken bir unsur da Nizam Dede’nin “destan anlatıcı” rolüyle karşımıza çıkması. Toplanılan meclislerde büyüklere, çocuklara anlattığı destanlarla milli bilinci ayakta tutmaya çalışıyor. Özellikle çocukları bu destanlarla büyütmek amacında.
Sık sık karşımıza çıkan bir unsur da şiirlerden alınma dörtlükler. Gerek bölüm başlarında, gerekse roman içerisinde genelde Nizam Dede’nin ağzından söylenen dörtlükler farklı farklı şairlere ait. Ayrıca bazı yerlerde gerek dörtlüklerde, gerekse düz cümle içlerinde Eski Türkçe kelimelere rastlıyoruz. Yazar bu kelimelerin anlamlarını da dipnot ve parantezlerle açıklamış.
Romanda öne çıkan kişilerle birlikte anılan ve böylece sık sık tekrarlanan bir yer var ki mezarlık. Nizam Dede, Giray ve Arslan Bey’e bir şeyler fısıldıyor sanki bu mezarlık. Mezarlık unsurunun sıkça tekrarlanmasının sebebi ise Kırım için verilen canların zihinde canlı tutulmak istenmesi olabilir. O mezarlık sanki Kırım’ın ruh halini ortaya koyuyor. Bir zamanlar Moskof’a boyun eğdiren Kırım Türkleri’nin artık eskisi gibi olamayışını görüyoruz sanki yıkık mezar taşlarında. Yine bu da kesin olmayan, kendime ait bir yorumdur.
Romanı okumadan önce kendinizi bir Kırım destanı okuyacakmışsınız gibi hazırlamayın, hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Yazar özelden genele bir akış sağlamış. Yani Kırımlı bir ailenin, daha da özelleştirirsek Nizam Dede’nin gözünden o dönemde Kırım’da yaşananları anlatmış. Eserde seçilen kişiler Kırım’ın milli kahramanları değiller. Bu yüzden milli heyecanın coşkunluğunu yakalayamayabilirsiniz. Şahsen ben bir Kırım destanı okuyacağımı düşünüp okuduğum için biraz hayal kırıklığına uğradım. Mesela yine Ötüken Yayınlarından çıkan Prof. Dr. Hikmet Doğan’a ait olan Siyün Bike adlı romanda duyduğum heyecanı, coşkuyu bu eserde hissedemedim. Nedenini ise demin de belirttiğim gibi eserde seçilen kişilerin halkın içinden olmasına bağlıyorum. Siyün Bike ise milli bir kadın kahraman. Bu vesileyle o kitabı da mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. Ama bu sözlerim sizde Hilal Görününce’ye karşı bir ilgisizlik oluşturmasın. Roman orijinal tasvirleriyle, okurken sıkmayan sade anlatımıyla ve işlediği temayla gerçekten okunmaya değer. Romanda merak duygularınız kabaracak, hiç düşünmediğiniz olaylar gerçekleşecek ve ilgiyle okuyacaksınız. Türklüğe ilgisi olan birinin pişman olmayacağını düşünüyorum.
Romanda anlatıcı rolüyle karşımıza çıkan Felekzede Arif Çelebi’nin kaleminden bir sözü burada paylaşmak istiyorum:
“Türkler’in olmadığı memleket, içmediği su, ateşlemediği ocak kalmadı. Şehirleri ve ülkeleri doldurup her tarafa hakim oldular.”
KİLİT
Yazarı: Mustafa Necati Sepetçioğlu 1932 Zile doğumlu. İlk ve ortaokulu Zile'de okuduktan (1947) sonra İstanbul'da Haydarpaşa Lisesi'ni (1950) ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1956). İstanbul Belediyesi şubelerinde memurluk, Türkiye Kızılay Derneği'nde Neşriyat Müdürlüğü (1962), İstanbul sosyal Sigortalar Kurumu Hukuk İşleri Müdürlüğü'nde şeflik, Milli Eğitim Basımevi (1968) ve Derleme Müdürlüğü (1974) yaptı. İlk hikayeleri Sivas'ta çıkan Hakikat gazetesinde yayımlanmıştı (1948). Daha sonra hikayeleri İstanbul, Yol, Türk Yurdu, Türk Dili (1955-59). Türk Edebiyatı dergilerinde yer aldı. Çağlayanlı Vadi adlı romanı Vatan gazetesinde tefrika edilmişti (1964). Nehir roman denilebilecek bir grup romanında Malazgirt zaferinden (1071) başlanarak Osmanlı'nın fetret devri ve İstanbul'un fethine kadar Türk tarihi konu alınırken, diğer romanlarında günümüz Türkiye'sinde yaşanan toplumsal değişim ve sonuçları işlenmiştir.
Türü: Tarihi Roman
Sayfa Sayısı: 287
Konusu: Selçuklunun kuruluşundan Malazgirt Savaşı’na kadar başından geçen temel olaylar
Kahramanları:
Alpaslan: Romanın baş kahramanı
Çağrı Bey: Alpaslan’ın babası
Tuğrul Bey: Alpaslan’ın amcası
Sarı Hoca: Alpaslan’ı çocukluğunda itibaren yetiştiren, ona ilim öğreten çok değerli, bilgili bir kişi
Sav Tekin: Alpaslan’a küçükken ata binmeyi, avlanmayı öğreten; büyüyünce Alpaslan’ın, kızı Selcen’le evleneceği yiğit bir kişi
Küpeli Hafız: Sarı Hoca’nın çok yakın arkadaşı
Afşin: Alpaslan’ın çocukluk arkadaşı
Ersagun: Alpaslan’ın amcasının yeğeni
Yer ve Zaman: Orta Asya, Anadolu: 11. yy’nin ortaları
Dil ve Anlatımı: Bazı yerlerde eskiye ait Türkçe kelimeler kullanılmış. Bunların az olması okuyucuyu sıkmıyor. Genel olarak akıcı ve sürükleyici bir anlatımı var.
Ana Düşüncesi: İsteklerimizi bir anda gerçekleştirmemiz mümkün değildir. Her şeyin belli bir sırası ve zamanı vardır. Amacımızı yerine getirmek için daima sabırlı olmalı, çalışmalı ve doğru zamanı seçmeliyiz.
Özeti:
Yine baskına uğramışlardı. Artık dayanamayan Kadın Ana, Tuğrul ve Çağrı Bey’in karşısına geçip öfkeli bir şekilde bu baskınların nereye kadar devam edeceğini sordu. Bir önceki baskında gelinini, ondan öncekinde ise oğlunu kaybetmişti. Bu sefer de torunu Atsız’ı kurtarmak için yapmadığı kalmamıştı. Her seferinde Kınık Boyunun kanı akıyor, yurtsuz yuvasız kalıyordu. Tuğrul ve Çağrı Bey de bunun farkındaydı. Gittikleri her yerde Selçuklunun güçlenmesinden korkan çevre boylar, bir araya gelerek Selçuklu üzerine saldırıyorlardı. Geldikleri yere geri dönemezlerdi. Kınık Boyu yok olmadan yurt edinmeleri gerekiyordu; ama her şeyin bir vakti vardı.
Aradan altı yıl geçmiş ve çok şey değişmişti. Artık Selçuklu için dur durak yoktu. Tuğrul Bey aylardır zırhıyla çizmesiyle yatıyor, Çağrı Bey ordunun başında mekik dokuyordu.
Serahs’ta bir canlılık vardı. Uzun bir süre sonra Tuğrul Bey, Çağrı Bey, Sarı Hoca, Küpeli Hafız, Sav Tekin ve diğerleri Serahs’ta bir araya gelmişti. Yaptıkları meşveret sonucu Gazneli karşısında kaçmaktansa, onlarla savaşmaya karar verdiler. Savaş öncesi babası Çağrı Bey, Alpaslan’a da görev verdi. Artık oğlu Alpaslan, Sarı Hoca ve Sav Tekinden öğrendikleriyle belli bir olgunluğa ermiş, çeri bile toplamıştı. Alpaslan Merv ile Serahs arasındaki hem çöle doğru hem de geriye Dandanakan’a doğru bütün suları içilmez, kuyuları da kullanılmaz hale getirdi.
İki ordu Dandanakan’da karşılaşmış ve savaşı Selçuklu kazanmıştı. Ama Sarı Hoca savaş sırasında atılan bir okla ağır yaralanmıştı. Atından düşmüş ve yerde yatıyordu. Bu sırada cebinden bir kilit çıkararak Alpaslan’a verdi. Bu kilidin yarısının Dandanakan’da açıldığını ve diğer yarısını da Alpaslan’ın açacağını söyledi. Tek isteğinin Selçuklunun kapalı kutudan kurtulup denize ulaşması olduğunu söyledikten sonra vefat etti.
Selçuklu Merv’e taşınmış, Çağrı Bey vefat ettikten sonra ordunun başına Alpaslan geçmişti. Oğlu Melikşah’ın düğününde adamlarını toplayarak zamanın geldiğini, Bizans üzerine gideceklerini söyledi. Herkese görevlerini anlattıktan sonra Afşin ve Ersagun’la özel olarak konuştu. Afşin, Alpaslan’ın Selçukluyu yarı yolda bırakacağına inandığı Gümüş Tekini öldürecek ve Ordu Beyi olacaktı. Ersagun da bunu beğenmeyip baş kaldıracak, dövüşüp yenilecek ve kaçıp Bizans’a sığınacaktı. Burada hem Bizans’ı içten tanıyacak hem de Peçenekliyi Selçuklu için hazırlayacaktı.
Nitekim öyle de oldu. Herkes Ersagun’u hain biliyordu. O da rahatça Bizans’a sığındı. Bizans’ta sürekli Küpeli Hafız’la diyalog halindeydi. Küpeli Hafız çok daha önceleri Bizans’a gelmiş, adını Akaleptos olarak değiştirmiş ve papaz kılığına girmişti.
Ersagun, Afşin’le Balçar adında Peçenekli bir genç sayesinde haberleşiyordu. Balçar bir zamanlar Peçeneklinin başında bulunan Kegen Bey’in oğluydu. Dedesi Demirci Baldur ölünce babası Bizans’a yerleşmiş, burada Bizans oyununa gelmişti. Babası öldükten sonra Balçar da Bizans’a gelmiş, şans eseri Küpeli Hafız’ın yanında rahip kılığında çalışmaya başlamıştı.
Selçuklu saldırıları karşısında Romanos Diogenes, Uzlardan, Peçeneklilerden ve diğer birçok milletten oluşan büyük bir ordu toplamıştı. Ve Malazgirt’e doğru yola çıkmıştı. Küpeli Hafız, Ersagun ve Balçar da Bizans imparatorunun yanında savaş meydanına doğru geliyordu.
Bu sırada Halep’te olan Alpaslan da bunu öğrenince hemen yola koyuldu ve Ahlat’a geldi. Bütün beyler Merv’den sonraki altı yıl boyunca kendilerine verilen görevi eksiksiz bir şekilde yerine getirmiş ve sonunda burada toplanmıştı. Her şey tamamdı.
Alpaslan çadırından çıkarken Sarı Hoca’yı ve dediklerini düşündü. Artık kilidin açılma vakti gelmişti...